Kendine Ne Kadar İnanmaya Çalışsan da... İçindeki Ses Hep Eksik mi Diyor?
“Yine olmadı… Başaramadım… Herkesin kolayca yaptığı bir şeyi ben neden yapamıyorum?”
Bu düşünceler, bazen sabah uyanırken, bazen bir toplantının ortasında, bazen de sadece aynaya bakarken geçer aklınızdan. Belki başkaları fark etmiyordur bile ama siz o içsel huzursuzluğu çok iyi tanıyorsunuzdur. O tanıdık boşluk hissini… Her şeyin yolunda gibi göründüğü ama içten içe "Ben bir yerde eksikim galiba" diye fısıldayan o düşünceyi… Aslında bir eksiklik değil belki de bir kırılmadır, çocuklukta duyulmuş bir söz, yok sayılmış bir çaba, göz ardı edilmiş bir varlık çığlığıdır.
Çoğu insan özgüven eksikliğini “kendini beğenmemek” ya da “çekingenlik” zanneder. Oysa o çok daha derindir. İnsan kendine inanmaz çünkü ona küçükken inanan kimse olmamıştır. Sürekli kıyaslanmış, “Ablan yapıyor sen neden yapamıyorsun?”, “Oğlum o kadar ders çalıştın da bu mu?” gibi cümlelerle büyütülmüştür. Belki fiziksel görünümüyle, belki sesiyle, belki sadece varlığıyla bile alay edilmiştir. Bir gün susmayı öğrenmiştir. Çünkü ne dese ya eksik kalmıştır ya da duyulmamıştır. Ve işte tam orada, kendilik inancı dediğimiz şey zayıflar.
Bugün kendinize güvenemiyor olmanız; başarısız olduğunuzdan değil, bir zamanlar başarılarınızın görülmemesinden olabilir. Sevgiye koşullu olarak ulaşabilmiş olmanız, kendi değerinizi sürekli kanıtlamaya çalışmanıza sebep olmuş olabilir. Belki biri tarafından onaylanmadan bir şey yapamıyor, onay gelmediğinde tüm kimliğinizi çöküyor gibi hissediyorsunuzdur. Çünkü iç sesiniz şöyle fısıldar: “Kim olduğum yetmez. Daha fazlası olmam lazım. Ama nasıl?”
Belki sosyal medyada başkalarının hayatlarına bakarken içten içe şunları düşünüyorsunuzdur:
- “Bunlar nasıl bu kadar rahat kendini gösterebiliyor?”
- “Ben de isterdim böyle kendimden emin olmayı ama bir yerden sonra sahte hissediyorum.”
- “Beni tanısalar vazgeçerler.”
Belki de sevildiğinizde bile içinizde bir kuşku büyüyordur: “Beni tanımıyor ki seviyor. Gerçek beni görse değer vermez.” İşte tam da bu yüzden ilişkilerde kendinizi fazlalık gibi hissedebilir, arkadaş ortamlarında sürekli “uyumlu” davranmaya çalışırken bir süre sonra içsel olarak tükenebilirsiniz. Çünkü gerçek benliğiniz değil, kabul göreceğini düşündüğünüz bir versiyonunuz dolaşır ortalıkta.
Ve bu durum, sadece ilişkileri değil, meslek hayatını da etkiler. Bir iş başarıyla sonuçlansa bile içten içe şunu fısıldarsınız kendinize: “Şanslıydım. Gerçekten başarılı olduğumdan değil.” Terfi alsanız da, biri sizi takdir etse de sanki başka birini anlatıyor gibidir o övgüler. Çünkü içten içe kendinize söylediğiniz şu cümle, hâlâ oradadır: “Ben yeterli biri değilim.”
Peki bu his neden gitmez? Çünkü kökü geçmiştedir. Orada tanınmamış bir çocuk vardır. Hâlâ içinde yaşıyordur. O çocuk sadece duyulmak ister. Anlaşılmak. “Sen böyle olduğun hâlinle de değerlisin” denilsin ister.
Bazı şeyleri konuşmak zordur. Hatta yıllarca susturulmuş bir sesin yeniden duyulması kolay olmaz. Ama şu an bu yazıyı okuyor olmanız bile içten içe o çocuğun hâlâ umut taşıdığını gösterir. Bir ses arıyordur belki; ona “Sana inanıyorum” diyecek birini. Ve belki de siz, bu yolculuğa çıkmak için sadece bir eşlikçiye ihtiyaç duyuyorsunuzdur.
Unutmayın, özgüven eksikliği kader değildir. Sizi sizden alıp götüren bu düşüncelerin ne zaman içselleştiğini anlamak, bu hikâyeyi geri sarıp yeniden yazmak mümkündür. Şu an güçlü olarak gördüğünüz /tanımladığınız her güçlü insanın ardında, daha önce kendine cesaretle bakabilmiş biri vardır.
“Yine olmadı… Başaramadım… Herkesin kolayca yaptığı bir şeyi ben neden yapamıyorum?”
Bu düşünceler, bazen sabah uyanırken, bazen bir toplantının ortasında, bazen de sadece aynaya bakarken geçer aklınızdan. Belki başkaları fark etmiyordur bile ama siz o içsel huzursuzluğu çok iyi tanıyorsunuzdur. O tanıdık boşluk hissini… Her şeyin yolunda gibi göründüğü ama içten içe "Ben bir yerde eksikim galiba" diye fısıldayan o düşünceyi… Aslında bir eksiklik değil belki de bir kırılmadır, çocuklukta duyulmuş bir söz, yok sayılmış bir çaba, göz ardı edilmiş bir varlık çığlığıdır.
Çoğu insan özgüven eksikliğini “kendini beğenmemek” ya da “çekingenlik” zanneder. Oysa o çok daha derindir. İnsan kendine inanmaz çünkü ona küçükken inanan kimse olmamıştır. Sürekli kıyaslanmış, “Ablan yapıyor sen neden yapamıyorsun?”, “Oğlum o kadar ders çalıştın da bu mu?” gibi cümlelerle büyütülmüştür. Belki fiziksel görünümüyle, belki sesiyle, belki sadece varlığıyla bile alay edilmiştir. Bir gün susmayı öğrenmiştir. Çünkü ne dese ya eksik kalmıştır ya da duyulmamıştır. Ve işte tam orada, kendilik inancı dediğimiz şey zayıflar.
Bugün kendinize güvenemiyor olmanız; başarısız olduğunuzdan değil, bir zamanlar başarılarınızın görülmemesinden olabilir. Sevgiye koşullu olarak ulaşabilmiş olmanız, kendi değerinizi sürekli kanıtlamaya çalışmanıza sebep olmuş olabilir. Belki biri tarafından onaylanmadan bir şey yapamıyor, onay gelmediğinde tüm kimliğinizi çöküyor gibi hissediyorsunuzdur. Çünkü iç sesiniz şöyle fısıldar: “Kim olduğum yetmez. Daha fazlası olmam lazım. Ama nasıl?”
Belki sosyal medyada başkalarının hayatlarına bakarken içten içe şunları düşünüyorsunuzdur:
- “Bunlar nasıl bu kadar rahat kendini gösterebiliyor?”
- “Ben de isterdim böyle kendimden emin olmayı ama bir yerden sonra sahte hissediyorum.”
- “Beni tanısalar vazgeçerler.”
Belki de sevildiğinizde bile içinizde bir kuşku büyüyordur: “Beni tanımıyor ki seviyor. Gerçek beni görse değer vermez.” İşte tam da bu yüzden ilişkilerde kendinizi fazlalık gibi hissedebilir, arkadaş ortamlarında sürekli “uyumlu” davranmaya çalışırken bir süre sonra içsel olarak tükenebilirsiniz. Çünkü gerçek benliğiniz değil, kabul göreceğini düşündüğünüz bir versiyonunuz dolaşır ortalıkta.
Ve bu durum, sadece ilişkileri değil, meslek hayatını da etkiler. Bir iş başarıyla sonuçlansa bile içten içe şunu fısıldarsınız kendinize: “Şanslıydım. Gerçekten başarılı olduğumdan değil.” Terfi alsanız da, biri sizi takdir etse de sanki başka birini anlatıyor gibidir o övgüler. Çünkü içten içe kendinize söylediğiniz şu cümle, hâlâ oradadır: “Ben yeterli biri değilim.”
Peki bu his neden gitmez? Çünkü kökü geçmiştedir. Orada tanınmamış bir çocuk vardır. Hâlâ içinde yaşıyordur. O çocuk sadece duyulmak ister. Anlaşılmak. “Sen böyle olduğun hâlinle de değerlisin” denilsin ister.
Bazı şeyleri konuşmak zordur. Hatta yıllarca susturulmuş bir sesin yeniden duyulması kolay olmaz. Ama şu an bu yazıyı okuyor olmanız bile içten içe o çocuğun hâlâ umut taşıdığını gösterir. Bir ses arıyordur belki; ona “Sana inanıyorum” diyecek birini. Ve belki de siz, bu yolculuğa çıkmak için sadece bir eşlikçiye ihtiyaç duyuyorsunuzdur.
Unutmayın, özgüven eksikliği kader değildir. Sizi sizden alıp götüren bu düşüncelerin ne zaman içselleştiğini anlamak, bu hikâyeyi geri sarıp yeniden yazmak mümkündür. Şu an güçlü olarak gördüğünüz /tanımladığınız her güçlü insanın ardında, daha önce kendine cesaretle bakabilmiş biri vardır.